Profile photo ofTuna by Tuna Celikors in
GÜNCEL

Türkiye’de Futbol

Bu bölümü Soru-Cevap şeklinde değerlendirmenin daha basit ve net olacağını düşünüyorum. Sorunların çoğu futbolsever ve spor adamları tarafından net olarak görüldüğünü düşünmekle beraber asıl önemli olanın bu sorunlar hakkında ne gibi çözüm yolları bulabileceğimiz olduğu kanaatindeyim.

  1. Oyun kalitesinin düşük olmasının nedenleri ve çözümleri nelerdir?

Bu sorunun ana sebeplerinden bir tanesi sisteme göre oyuncu transfer etmek yerine çoğu zaman transfer edilen oyunculara göre sistem kurma veya tamamen sistemsizlik olarak görülebilir. Bunun dışında topun oyunda kalma süresi, sürekli faul veya topun dışarı çıkması sonucu oyunun durması, hakemlerin oyunu hızlandırmaya yönelik inisiyatif alamamaları, oyuncuların hakemlerin verdiği kararlara sürekli itiraz etmeleri ve tempolu oyunun bazı oyuncular tarafından sabote edilmesi, oynanan oyunun kalitesini düşürmekle kalmayıp sadece futbolseverler için değil oyuncular için de futbol, zevk alamadıkları bir oyun haline geliyor.

Oyunun sürekli durması ve hakemlere olan sert ve uzun itirazlar oyunun tempo kazanmasına ve seyir zevki bakımından çok düşük seviyede kalmasına neden oluyor. Oyuncuların kart görmekten çekinmemeleri, hakemlere karşı sert tavırlarının tamamen hakemlerin ve Türk Futbol Federasyonu’nun sorunu olduğunu düşünüyorum. Ağır baskı altında olan hakemler özellikle oyunun henüz başlarında yapılan sert müdahalelere kart cezası vermeyip tepki çekmeme uğraşına giriyorlar. Ancak bu strateji maçın daha çok sertleşmesine ve her iki takımında daha agresif müdahalelerde bulunmasına neden oluyor. Dolayısıyla hakem için işler daha çok zorlaşıp ipin ucu kaçabiliyor. Genel olarak ligimiz takımlarının hakemlerle ilgili şikayetleri nedensiz ve haksız değildir. Ancak yıllardır süren bu şikayet ve itirazlar neticesinde hala bir ilerleme kaydedilememişse bu sadece hakemlerin yetersizliğinden kaynaklı bir sorun haline gelmekten çıkıyor. Federasyonun hakemlerin eğitimi ve hakemlerden istenilen yönetim tarzını açık ve net bir şekilde ortaya koymaması ve sürekli günü kurtarma adına yapılan ceza ve yaptırımların bir çözüm olmadığı ortadadır.

Hakemlerimiz kendilerini ağır baskı altında hissediyor. Yaptıkları her hata kariyerlerinin bitmesiyle sonuçlanabilecek fikri hepsinin kafasında yer edinmiş bulunmaktadır. Bu ağır baskı da daha çok hataya neden olabiliyor. Seyir zevki olarak en iyi liglerden biri olan İngiltere Premier Lig’inin baz alınıp, hakemlerin yönetim tarzının o yönde geliştirilmesi gerektiğini düşünüyorum. Premier ligin seyir zevkinin sadece hakemlerle alakalı olduğunu ima etmiyorum ancak akan oyuna ve temponun hızlanmasına yönelik oyun yönetimleri gerçekten takdire şayan. Elbette İngiliz hakemlerin de hataları oluyor, bu futbolun doğasında var. Çünkü futbolun her dinamiği insandan oluşuyor. Sert itirazlara kimseden korkmadan ve cesur hamlelerle verilecek uyarı ve kartlar maçın henüz başı bile olsa oyuncuları sakin olmaya itecektir. Bu bir süreç içerisinde gerçekleşecek olup bir an da sorunların ortadan kalkacağını düşünmek hayalperestlik olur. Ancak hakeme itiraz etmenin hiçbir şeyi değiştirmeyeceği, aksine kart cezası olarak geri dönebileceği futbolcular tarafından zamanla benimsenince bu itirazların sayısının oldukça düştüğünü görebileceğimizi düşünüyorum. Kendini yere atan futbolcular, zaman geçirmeye yönelik aşırı yavaş hareketlerde bulunanların hakemler tarafından sert bir dille uyarılması, engellenmesi gerekiyor.

Ligimizde oyuncu kalitesinin yeterli olmaması nedeniyle çoğu teknik direktör geniş alan futbolunu tercih etmektedir. Dar alanda oynanan oyun, yüksek teknik ve pas kalitesi gerektirdiğinden bu oyun tarzını uygulamak daha zor hale geliyor. Geniş alan futbolunun dezavantajlarından en önemlisi oyuncuların sarf ettiği fazla efordur. Bir takım, geniş alan futboluna uyum sağlamak için takım kondisyonunu oldukça yüksek seviyede tutmalıdır. Bu kondisyon seviyesine ayak uyduramayan futbolcular genel olarak dinlenmek veya artan tempoyu düşürmek adına yavaş hareketlerle oyunu düşürebiliyorlar. Ligimizin yaş ortalamasının fazla olması da temponun düşmesinin belirleyici unsurlarından biri oluyor. Durum böyle olunca kontra atak ve duran top organizasyonları gol adına en umut verici pozisyonlar oluyor. Çünkü set hücumu, atak organizasyonlarının fazlalığı gibi alternatif planlara ayak uyduracak tempo ve oyuncu kalitesine sahip değiliz.

Eğer ligimize göre bir sistem geliştirip ona göre oyuncu transfer edebilecek kadar şans, bütçe ve zamana sahipseniz (ki bu pek mümkün olmuyor) o zaman hem göze hoş gelen bir futbol hem de sportif başarı elde edebiliyorsunuz. Bunun en son örneğini 2015-2016 ve 2016-2017 sezonu Beşiktaş takımı olarak gösterebiliriz. Beşiktaş oynadığı sistem ve oyuncu grubuyla sadece ligimizi domine eden bir futbol oynamadı, şampiyonlar liginde de herkesi şaşırtan izlemeye özlem duyduğumuz pozitif agresif bir futbolla otoriteleri kendine hayran bırakmıştı. İç saha ve dış saha taktikleri ve oyun tarzı tamamen değişik, oyuncuların birbirleriyle uyumlu ve ne oynadıklarını bilen ve oynadıkları oyundan zevk alan bir futbol ortaya konmuştu. Ne yazık ki Türk futbolunun ana sorunu olan süreklilik yine devreye girmiş ve iki sezon boyunca oynanan futbol kalitesi tekrar eski haline yani standartlarımıza geri dönmüştür.

  • Türk futbolunun geri kalmasında taraftarların rolü nedir?

Futbol popüler bir spor olmaya başladığından beri ülkemizin kültüründe değişmez bir yer edinmiştir. Çoğumuz bu toplumun içinde futbolun sadece bir oyun olarak görülmediği, adeta bir yaşam tarzı, bir tutku olarak benimsendiği bir kültürün içinde büyüdük. Daha küçük yaşlarda kanımızın sarı kırmızı, siyah beyaz aktığı söylenmeye başlandı bize. Daha çok küçük yaşta, oyunun kurallarını bile tam olarak bilmezken, renklerine tutulduğumuz, forması için can vereceğimiz takımlar buluyorduk kendimize. Özellikle Milli maçlardaki o heyecanı, birlik ve beraberliği (ne yazık ki şu an eskisi gibi değil) asla unutamıyorum.

Şampiyonlar Lig’inde özellikle İstanbul takımlarıyla eşleşen bir Avrupa takımı, ne kadar güçlü olursa olsun İstanbul’da cehennem gibi bir ortamda çok zor bir maç oynayacağını bilir. Türk futbolseverler ve Türk takımları olarak futbol konusunda en çok adımızdan söz ettirdiğimiz durum taraftar gruplarımızdır. Birçok dünya yıldızı futbolcu ve ünlü teknik adamlar, Türk takımları ile Türkiye’de oynadıkları maçlar hakkında övgü dolu sözler söylemişlerdir. Maç boyunca susmayan, yorulmak bilmeden takımını destekleyen, birbirleri ile senkronize bir şekilde desibel rekorları kıran, rakibin konsantrasyonunu minimum düzeye çeken taraftarlarımız, takımlarımızın en önemli avantajıdır.

Takımlarımıza olan olağanüstü destek ve statlarda yarattığımız atmosferlerle kuşkusuz dünyanın en iyi taraftar gruplarına sahip ülkelerden biriyiz. En tecrübeli, en özgüvenli yıldız futbolcular bile Türk takımlarıyla olan deplasman maçlarındaki atmosferden etkilenebiliyor. Böyle taraftar gruplarına sahip olmak her takımın isteyeceği türden bir avantaj. Fakat ateşli ve tutkulu taraftar gruplarına sahip olmanın avantajları olduğu gibi dezavantajları olduğunu da düşünüyorum. Peki bu dezavantajlar neler olabilir?

Fanatizm ve holiganizm birbirinden farklıdır. Fanatizm, holiganlığa giden yolda ki basamaklardan biridir. Her ne şartta olursa olsun takımını destekleyecek, ondan vazgeçmeyecek, mantıklı ya da mantıksız her şeyi ne olursa olsun takımını savunmak ve desteklemek için kullanacak taraftarlara fanatik diyebiliriz. Holiganlık ise, takımı ve inandığı değerleri için, başkalarına veya kendiyle aynı şekilde düşünmeyen insanlara, kendi taraftar grubundan olsa bile kendi kulübünün üyelerine ya da mallarına fiziksel zarar verebilecek taraftarlara denir.

Geçmişte İngiltere’de büyük örneklerini gördüğümüz bu holiganizm artık tüm dünyada görülmektedir. Ülkemizde ise fanatizmin çok önemli bir boyutta olduğu açıktır. Genel olarak fanatizm ülkemizde sevgi boyutundadır fakat aşırı fanatizm sonucu bu sevgisini saldırganlığa dönüştüren taraftarlarda olmuyor değil. Neyse ki bu taraftarlar azınlıktadır. Passolig vb. uygulamalar ve teknolojinin gelişmesi sayesinde, aşırı taşkınlık ve holiganlık tavırları içinde olan taraftarlar veya gruplar kolayca teşhis edilip, cezalandırılabiliyor.

Taraftar gruplarımız son yıllarda her ne kadar holiganlık ve taşkınlık sıkıntısı yaşamıyor olsa da genel olarak futbol kalitemizi ve seyir zevkini yükseltecek, bizi futbol olarak ileriye taşıyacak sabrı da gösteremiyor. Oyuncular ve teknik ekipler çok büyük bir baskı altında çalışıyorlar. Bu baskı sadece taraftarlardan değil, yönetim kanadından da geliyor. Çünkü yönetim herhangi bir başarısızlıkta, taraftarlar tarafından kendilerinin de sorumlu tutulacağını biliyorlar. Böylece ülke futbolu olarak büyük bir kısır döngü içine girmiş bulunuyoruz. Bir takım bir sezon içerisinde 3-4 farklı teknik adamla anlaşıp, çalışabilir hale geldi. Özellikle Süper lig içinde tüm teknik direktörler, sanki ellerinde sihirli bir değnek varmış gibi tüm takımları sırayla çalıştırıyorlar. Bu teknik adamların kaderi, ne kadar yetenekli olup olmadıklarına bağlı değil, takımın oyuncu grubunun ve taraftarların onları sevmesine, desteklemesine ve yönetimin arkalarında durmasına bağlı oluyor. Yoksa kaçınılmaz son uzak olmuyor. Bu konularla ilgili sayısız örnek verebiliriz ancak hiçbir takımı veya ismi örnek olarak göstermeyi doğru bulmuyorum.

Yönetimler ekonomik ve sportif bir strateji belirleyip, bu stratejilerini taraftarlarına net ve açık bir dille anlattıkları zaman, gelen tepkilere göre olumlu veya olumsuz bir karar verebilirler. Madem ülkemizde yönetimler ve teknik adamların kaderi taraftarlarına bağlı, neden yapılan planlamalar taraftarlarla paylaşılmıyor? Beşiktaş’ın feda sezonu dediği sezondan sonra yakaladığı başarıları hepimiz görmüştük. Kulüp, uygulanacak olan planı ve programı feda sezonu adı altında taraftarlarla paylaşmış ve taraftar da gereken sabrı göstermişti. Yönetim ve taraftar, bu sabrın karşılığını şampiyonluk ve Avrupa başarılarıyla almıştır. Ancak özellikle bazı yöneticiler, taraftarı idare etmek adına kısa vadeli planlar yaparak günü kurtarmaya çalışıyorlar. Ezeli rakiplerden birinin yaptığı yıldız transferin gerisinde kalmamak, bir yıldız oyuncuya ihtiyacı olmadığı halde veya kulübün maddi durumları uygun olmasa bile, sırf taraftarın tepkisini çekmemek, ezeli rakibinin gerisinde kalmış gibi hissetmemek için, kulübü borç batağına sürüklemek pahasına, büyük maliyetlere transferler yapılabiliyor. Şu an ülkemizin büyük takımlarının kötü mali durumunun ana sebeplerinden biri budur. Çünkü futbol değişti ve biz çok gerisinde kaldık. Artık bir futbolcuyu takımınıza katarken sadece sportif olarak düşünemezsiniz. Bir işletme gibi düşünmek, analiz etmek zorundasınız. İşin ekonomik boyutunun sportif boyutuyla aynı duruma geldiğini kabul etmek zorundayız. En çok da biz taraftar olarak bunu kabul etmek zorundayız. Büyük bir dünya yıldızı futbolcuyu kariyerinin son döneminde takımınızda izlemek isteyebilirsiniz. O isim sportif anlamda takımımıza güç ve prestij katabilir. Ancak bu transferin maliyetini de düşünmek zorundayız. 2-3 sezon sonra bu yıldız ismi bonservissiz olarak mı göndereceğiz yoksa takımımızda mı emekli olacak veya sözleşmesi bitince başka bir takıma bonservissiz şekilde mi gidecek? Ekonomik olarak gelir elde edilemeyeceği düşünülen, yaşlı ve kariyerinin sonunda olarak görülen, kulübün mali yapısına göre, ortalama üstü maliyetli tüm futbolcular, taraftarın gözüne girmek, dünya yıldızı getirdik demek için transfer edilmemelidir. Bu konu yüzünden defalarca sıkıntılar yaşayan kulüplerimiz artık bundan vazgeçmelidir. Maddi durumları açık açık taraftarlara açıklayarak, yapılacak transferlerin nitelik ve niceliklerinin neler olacağını anlatılmalıdır.

  • Medya’nın Türk futbolunda yeri ve önemi nedir?

Halk olarak futbolu çok seviyoruz dolayısıyla futbol hakkında konuşmak, eleştirmek, desteklediğimiz takımlar hakkında güncel haberleri takip edip, değerlendirmek kaçınılmaz oluyor. Özellikle son yıllarda sosyal medyanın da etkisiyle, haber almak, süreçleri takip etmek, transfer söylentileri ve dedikodularını öğrenmek çok daha hızlı ve kolay bir hale geldi. Kuşkusuz, bilgiye hızlı ve direkt erişim sağlayabilmek güzel bir duygu. Ancak bu bilgilerin kaynağının ne olduğunu düzgün bir şekilde araştırmadan doğru kabul edip, bu bilgiyi konuşarak, paylaşarak daha fazla yayılmasını sağlamakta yanlış olabiliyor.

Taraftarlar için en heyecan verici futbol haberlerinin başında transfer haberleri gelmektedir. Transfer dönemlerinde sayısız transfer haberi çıkmakta olup bunların bazıları doğru bazılarıysa ya gerçekleşmiyor ya da tamamen ilgi çekmek adına medyanın uydurması olabiliyor. Bu dönemlerde neredeyse her gün farklı bir yıldız transferi medyada gündeme geliyor ve taraftarları heyecanlandırıp bir beklenti oluşması sağlanıyor. Oluşan bu beklenti sadece taraftarı değil yönetimi de doğrudan etkiliyor. Haberleri çıkan yıldız isimlerin transferinin gerçekleşememesi veya transfer konusunda anlaşılamayıp başka bir oyuncuya yönelmesi, taraftarlar tarafından memnuniyetsizlikle karşılanabiliyor. Beklentinin artması sonucu yıldız bir oyuncunun transferinin gerçekleşmemesi veya yıldız olmayan, yani taraftarlar tarafından yeterli görülmeyen (kendini henüz kanıtlamamış veya yıldız adayı bile olarak görülmeyen) bir oyuncu transfer edildiği zaman taraftarlar doğal olarak medyada çıkan haberlerin doğruluğunu sınamak yerine, yönetimi suçlamayı tercih ediyorlar. Her taraftar grubu, desteklediği takımlarda tanınmış, kendini kanıtlamış yıldız oyuncular görmek ister, bu gayet normal bir durumdur. Ancak sırf taraftarların yoğun ilgisini çekmek için medya tarafından ortalığa sürülen, doğruluğu ve kaynağı kesin olarak kanıtlanmamış transfer haberlerinin taraftarların dengesini nasıl bozabildiğinin birçok örneği bulunmaktadır. Örneğin, kısa zaman önce gerçekleşen Radamel Falcao transferi. Galatasaray kulübü bu transfer için maddi ve manevi tüm imkanlarını zorladı veya zorlamak zorunda kaldı. Çünkü medya tarafından, taraftarlar öyle bir beklenti içine girdi ki bu transferin gerçekleşmemesi tamamen yönetimin beceriksizliği olarak algılanacaktı. Bu olayın sadece medyanın eylemleriyle gerçekleşmediğini de kabul etmek gerekir fakat rolü oldukça büyüktü. Kulübün tanınan yöneticileri ve transfer çalışmalarını gerçekleştiren ekip, bu transfer hakkında beklentiyi oldukça yükselten tavırlar sergilemişlerdir. Böylece oldukça uzun ve maceralı bir transfer gerçekleşmiştir. Kısaca, medya yarattığı transfer haberleriyle oldukça büyük beklentiler yaratıp, kulüp yönetimlerinin ve taraftarlarının dengesini bozacak hatta karşı karşıya getirecek konuma gelebiliyor.

Transfer haberleri dışında yöneticilerin teknik ekiple olan konuşmaları, yönetim sorunları, yöneticiler veya teknik ekibin kendi içlerindeki sorunlar, oyuncuların sorunları, takım içi disiplinsizlikler veya oyuncuların maaşlarını geç alması gibi konular medya tarafından sık sık gündeme getiriliyor. Bu tarz yapılan haberlerin yalan olduğunu söylemek oldukça safça olur fakat yapılan her haberin de doğru olduğunu söyleyemeyiz. Hiçbir kulüp iç işlerinin, olumsuz olarak taraflarını etkilemesini istemez. Çünkü bu gibi iç sorunların taraftarlar tarafından bilinir hale gelmesi sorunun çok daha fazla büyümesine yol açacaktır. Ancak medyanın görevi de kaynaklardan aldığı haberi en hızlı şekilde (bazen doğruluğu tam olarak kanıtlanmamış olsa bile) futbolseverlere iletmektir. Kulüplerin iç sorunlarının detaylı bir şekilde medya tarafından taraftarlara ulaşması hangi kaynaklarla ve nasıl mümkün oluyor bu gerçekten çok ayrı ve üzerinde oldukça konuşulup ele alınabilecek bir konu. Ancak bu durum üzerinde fazla durmaya gerek duymuyorum çünkü biraz düşündükten sonra doğru tahminler elde edilebilecek bir konu.

Oldukça iyi spor yazarları ve gazetecilere sahip bir ülkeyiz. Ancak genel olarak televizyondaki spor programlarını yetersiz buluyorum. Bunun nedeni ise oldukça basit. Bütün programlarda maç analizleri, eleştiriler, performans değerlendirmeleri ve olacaklar üzerine tahminler yapılıyor. Hemen hemen tüm programlarda senelerdir Türk futbolunun gelişmesi gerektiği, sorunları olduğu ve bu sorunların neler olduğu defalarca dile getirildi ve getirilmeye devam ediyor. Genel olarak İçinde bulunduğumuz futbol ortamının seviyesinin düşük olduğu ve bir değişim gerektiği çoğu spor insanı tarafından sık sık söylendi. Fakat bu değişimin nasıl olacağı konusunda pek bir fikir sahibi değiliz. Türk futbolunun sorunlarının ne olduğu konusunda herkesin ortak fikirleri olmasına karşın, herkesin ortak bir çözümü bulunmuyor. Yıllarca sorunların ne olduğunu her mecrada konuşup dile getiriyoruz fakat bir çözüm planı sunabilen kimse yok. Sorunları konuşmanın ve yapılanları eleştirmenin, çözüm odaklı düşünmekten çok daha kolay olduğu ve sorumluluk yüklemediği oldukça açık. Kimse elini taşın altına koymak istemiyor ve böyle bir niyeti de yok gibi. Sorunların neler olduğu futbolun içindeki insanlar tarafından çok dile getirildi ve çoğu futbolsever bu sorunların neler olduğunu anladı. Fakat kimse Türk futbolunun geleceğini kurtarmak adına bir plan ve proje göremiyor. Spor medyasının misyonunun Türk futbolunda günü kurtarma veya yıkıcı eleştiriler yerine yapıcı ve ileriye dönük teşvik edici olması gerektiğini düşünüyorum. Medyanın Türk futbolunun gelişmesindeki rolünün oldukça büyük olduğu kanaatindeyim. Umarım artık sorunların neler olduğu defalarca söylemek yerine çözümlerin neler olabileceği konuşulur. Taraftarlar, federasyon ve kulüp yönetimleri için değişimin altyapısı hazırlanmaya başlamış olur.

  • Türkiye’de Futbolcu Psikolojisi nasıl?

Profesyonel bir futbolcu oynadığı ligin oyun kültürüne ve yapısına göre tarzını ve oynayışını değiştirmelidir. Her ligin kendine has bir oyun tarzı bulunmaktadır. Oynanan oyunun adı futbol olsa bile Premier lig ve Çin Süper liginde oynanan futbol arasında siyahla beyaz kadar net bir fark vardır. Çin liginden Premier lig’e transfer olan bir futbolcu aynı performansı göstermekte güçlük çekecektir. Tam tersi bir transfer olsaydı da bu yine değişmeyecektir. Çünkü beraber oynanan oyuncuların kalitesi, taktik ve oyun yapısı, hakemlerin maç yönetimi, ligin sahip olduğu karakteristik özellikler, teknik ekip ve bulunan ülkedeki yaşam tarzı gibi birçok faktör buna izin vermeyecektir. Bazı liglerde top ayağınıza geldiği zaman hamle için sadece 2 saniyeniz varken bazı liglerde top ayağınıza gelirken yapacağınız hamleye karar vermeniz gerekmektedir. Bu nedenle profesyonel bir futbolcu, değişimi iyi analiz etmeli ve kısa sürede uyum sağlamaya çalışmalıdır.

Wesley Sneijder, Drogba, Melo, Alex, Quaresma, Roberto Carlos, Taffarel, Pepe ve birçok yıldız futbolcu ligimize gelmiş, oynanan oyun tarzına ve kültürüne uyum sağlamış ve başarılı olmuşlardır. Ancak birçok yıldız futbolcu da uyum sağlayamamış ve kısa sürede ayrılmak zorunda kalmıştır. Nani, Ribery gibi oyuncuları örnek olarak gösterebiliriz. Özellikle Ribery henüz kariyerinin başındayken Galatasaray’a gelmiş, ligin çok sert olmasından ve kulüple olan maddi problemlerinden dolayı adeta kaçmıştır. Başka bir örnek olarak Wesley Sneijder flaş bir şekilde Galatasaray’a transfer olduktan bir süre sonra, Türk futbolunun çok yavaş olduğundan, oyuncuların hiç tek pas yapmayıp sürekli topla oynadıklarından şikayet etmiştir. Ancak Sneijder uyum sağlamayı başarmış ve başarılı bir Türkiye kariyeri geçirmiştir.

Özellikle orta seviye yabancı futbolcuların ligimize transfer oldukları zaman maddi, manevi birçok sıkıntı yaşadığını görüyoruz. Kulüplerimizin çoğu ekonomik sıkıntı çekiyor ve oyuncuların maaşlarını zamanında ödemekte zorlanıyorlar. Taraftarlarımızın da ateşli ve baskıcı oluşu daha önce böyle bir taraftar grubu veya baskı yaşamamış futbolculara ekstra bir sıkıntı yaşatabiliyor. Bu futbolcular da çözümü futbol oynamaktan ziyade daha çok taraftarlara oynamak olarak görüyorlar. Zaten çok yavaş ve akıcı olmayan bir futbol oynanan ligimizde oyuncular, taraftar ve yönetim baskısını oynanan oyuna, özellikle de hakemlere yüklüyorlar. Hakemlere sert itirazlar, hafif ya da sert müdahale de kendini yere atmaktan, skor üstünlüğünü korumak için maçı adeta sabote edenlerden kısaca futbol dışında her nokta da etkili olmaya çalışıyorlar. Genelleme yapmak yanlış olsa da çoğu orta-alt seviye futbolcular ligimize böyle ayak uyduruyorlar. Fakat bu yanlış sadece bu futbolcuların değil bizim de yanlışımız.

Premier Lig’den Süper lig’e transfer olan bir futbolcuyu düşünelim. Premier ligde kendinizi yere atmak, oyunu yerde yatarak sabote etmeye çalışmak, sert fauller yapmak gibi oynanan oyunu negatif yönde etkileyecek davranışlar hakemler tarafından direkt cezalandırılıyor. Ayrıca takımınızın sürekli mücadele edip böyle yollara başvurmadan sadece oynanan oyuna odaklanması sizi de olumlu yönde etkiler ve böyle yollara başvurmamanız gerektiğini anlarsınız. Ancak tam tersi bir durumdaysa, yani bizim Ligimizdeki gibi skor üstünlüğünü yakalayan tarafın sürekli oyunu sabote etmeye çalışması durumunda, futbolcu takımının en hırslı ve yetenekli oyuncusu olsa bile bu durum onu da etkiler. Bir süre sonra oyuncu da içinde bulunulan olumsuz durumun bir parçası haline gelmekten çekinmez. Tam tersi, takımı oyunu sabote etmek veya oyunu sertleştirmek için farklı yollara başvuruyor ve futbolcu buna ayak uydurmamayı tercih ediyorsa, başta oyuncu kendini eksik hissetmeye başlayabilir. Benim, ligimizdeki yabancı futbolcularla ilgili gözlemlediğim en temel sorun bu. Bu sorunun kaynağı da yabancı futbolcular değil ligimizin yönetim şekli ve oynanan futboldur. Böyle davranma eğilimine giren yabancı futbolcuların, bu ligde yetişmiş ve gelişmiş olan Türk futbolcularını örnek aldığı bir gerçektir. Ne yazık ki bu durumu değiştirmek ve geliştirmek büyük isimlere geniş yetkiler vererek değil, tamamen sistemi değiştirmekle olmalıdır.

  • V.A.R (Video Yardımcı Hakem Sistemi) neleri değiştirdi?

Futbolda adeta devrim gibi bir uygulama olan V.A.R sistemi artık tamamen faaliyete geçti. Ligimizde de tüm maçlarda uygulanmaya başlandı. Gündeme geldiğinden bu yana oldukça tartışılan bu sistemle ilgili olumlu ya da olumsuz birçok görüş var. Olumsuz görüşler bakımından en çok dile getirilen, genel olarak futbol ruhunu yıpratacağı, futbolcular gibi hakemlerinde insan olduğu ve hata yapabilecekleri, bu özelliklerin futbolu futbol yapan şeyler olduğu söylenmekte. Olumlu yönden bakanlarsa, haftalar boyunca süren pozisyon hatalarına yönelik tartışmaların ve adaletin tamamen sağlanması, insan hatası sonucunda hiçbir takımın haksızlığa uğramaması için gerekli olduğu düşünüyor.

Ben V.A.R sisteminin gerekli bir uygulama olduğunu düşünüyorum. Futbol ruhundan ziyade artık işler ekonomik olarak da çok önemli noktalara geldi. Bir kupa finalinde veya şampiyonlar ligi vizesi için mücadele eden iki takımın maçında, oyunun kaderini etkileyecek büyük bir hata, takımların turnuva boyunca gösterdikleri emeğin veya yaptıkları yatırımların ve planlamaların tamamen başarısız olmasına, itibarlarının ve ekonomilerinin büyük zararlar görmesine neden olabilir. Özellikle yüksek önem arz eden maçlarda bu teknolojinin kullanılması artık elzem hale geldi. Mücadele eden iki takımında adaletli bir yönetim istemeleri gayet normal olsa da hakemlerin de insan olması, hata yapabilecekleri ve bu hataların sonuçları olabileceği gerçeğini değiştirmiyor. Bu uygulamanın amacı, insan kaynaklı hataların en aza indirgenmesi ve tüm takımlar için adalet sağlamak. Sistemi her ne kadar gerekli ve olumlu olarak değerlendiriyor olsam bile, sistemin uygulanış şeklini yanlış buluyorum. Sistem her ligde aynı şekilde kullanılmıyor. Bu verilen eğitimle mi ilgili açıkçası bilmiyorum fakat V.A.R sisteminin bir maç içinde defalarca kullanılmasını, sık sık kullanılmasa bile, bir pozisyon için 4-5 dakika beklenilmesini oldukça zararlı buluyorum.

Ligimizde bazı maçlarda 3-4 pozisyon belki daha fazla pozisyonda sisteme başvuruluyor. Böyle maçlarda en az 10-11 dakika maç duruyor ve oyun soğuyor. Zaten topun oyunda kalma süresi oldukça az olan ligimizde, bir de V.A.R sisteminde kontrol için fazla bekleniliyor olması işi daha zor bir hale getiriyor. Oyuncular neredeyse 70 dakika aktif olarak sahada top oynuyorlar. Dolayısıyla biz taraftarlar olarak da bu durum büyük bir sorun haline geliyor. Futbol izlemek ve takımını desteklemek için gelen taraftarlar maçın durduğu zamanlarda, futbolcuların hakeme itirazlarını, birbirleriyle münakaşa etmelerini, hakemin V.A.R’dan gelecek bilgiye göre karar vermesini izlemekle geçiyorlar.

Bir başka konuda, teknik direktörlerin ve kulüp yöneticilerinin V.A.R sistemindeki hakemleri eleştirmesi oluyor. V.A.R sisteminin doğru olduğunu ancak bu sistemi kullanan hakemlerin insan olduğunu, dolaylı yoldan bu hakemlerin verdikleri kararlar yüzünden haklarının yendiğini düşünenler oluyor. Sistem yüzünden oyunun gereğinden çok daha fazla durduğunu bende düşünüyorum ve bunun neden olduğunu net bir şekilde anlayabilmiş değilim. Farklı liglerde yine oyunun gereğinden fazla durduğu zamanlar oluyor fakat genel olarak ligimizde bu durum sık yaşanıyor. Futbolda oyunun fazla durması oyunun tempo kazanmasına ve futbolcuların soğumasına neden olur. Bu durum da seyir zevkini vasata çekiyor. V.A.R sistemindeki bu uzun bekleyişler düzelmedikçe ligimizin oyun kalitesinin artması da mümkün olmayacaktır. Türk futbolunun gelişmesi için önemli bir sistem olması gereken V.A.R sisteminin, oynanan oyunu daha yavaşlatması, üstüne üstlük bu sistemden önce hakemlerle ilgili eleştiriler ve adaletsizlikler hakkında birçok sorun yaşayan ülke futbolumuzun hala bu yönde şikayetler ve açıklamalarla yoluna devam ediyor olması da acaba biz bu uygulamayı hak ediyor muyuz diye düşündürmüyor değil.

Dünya futbolunda çok büyük bir değişiklik yaşatan bu sistemin, henüz tam olarak oturmadığını ve zaman içinde daha iyi kullanılacağını düşünüyorum. Ülkemizde sistemle yaşadığımız sorunların ilerleyen sezonlarda daha azalacağını ve herkesin V.A.R’a uyum sağlayacağı kanaatindeyim. Umuyorum ki futbolu geliştirmek ve rekabeti daha adil bir hale getirmek amacıyla ortaya çıkan ve uygulanmaya başlayan bu sistemin, ülkemizde de amacına ulaştığını ve ülke futbolunun daha iyi bir noktaya gelmesini sağladığını görebiliriz.

  • Yerli hoca mı yabancı hoca mı?

Türkiye’de birçok yabancı teknik direktör görev aldı. Genel olarak başarısız olduklarını söylemek mümkün değildir. Çok önemli başarılara, rekorlara imza atmış yabancı teknik direktörler ülkemizde görev almıştır. Ancak son yıllarda Profesyonel liglerimizde yabancı teknik direktörlere güvenilerek pek şans verilmiyor. Bunun birçok nedeni olmakla birlikte kuşkusuz en önemlilerinden birisi iletişim.  Genelleme yapmamakla birlikte taraftarlarımızda Türk teknik direktörlere olan güven daha fazla. Yerli hocaların futbolcuların dilinden daha iyi anlayacağı, taraftarların sesine kulak vereceği, yürekten ve hırsla top oynatacağı, kulübü daha çok benimseyeceği algısı ön planda. Bence bunların hepsinin dışında en önemli etken yerli hocaların Türkiye’de ki futbol kültürünün, baskının, eksikliğin ve yetersizliğin farkında olmaları. Bir yerli hocanın (Yüksek ihtimalle eski profesyonel futbolcu) Türk futbolunun içinde doğup büyümüş veya uzun yıllarca liglerimizde oynamış olması gerekiyor çünkü ancak o zaman taraftarın ve yönetimin toleransı daha fazla oluyor. Bir yabancı hoca özellikle Avrupa futbolunun içinden geliyorsa ligimize ve oynanan futbola uyum sağlaması gerçekten zor. Neden diye sorulacak olursa bu genel olarak Türk futbolunun sorunlarıyla ilgili. Ne yazık ki ligimiz de kazanmak tüm değerlerden daha önemli bir hale geldi. Topun oyunda kalma süresi, sakatlıklar, kartlar, aşırı yavaş oyun, dengesiz sert müdahaleler, hakemlerin üstündeki baskı ve birçok nedenle ligimize uyum sağlamak yabancı hocalar için oldukça zor ve ne yazık ki uyum sağlamak için de sistemin çarklarından biri olmanız şart. Eğer uyum sağlayamazlarsa en iyi ihtimalle 1-2 yıl içinde ya istifa ediyor ya da gönderiliyorlar. Guardiola veya Klopp gibi elit teknik direktörleri ligimizde hayal etmek kafamızda canlandırmak bile çok zor. Çünkü bu iki teknik adamın kendilerine ait, dünya futboluna bir miras olarak bırakacakları birbirinden farklı iki değişik sistem var. Tanınmamış bir yabancı hocanın ülkemizin takımlarından birinin başına getirildiğini ve bu takıma bir sistem ve belirli bir oyun anlayışı getireceğini açıkladığını düşünelim. Bir sistem kurmak o sisteme uygun oyuncular transfer etmek, tüm takımın birbirini tanımasını sağlamak, oynanacak futbolla takım ve taraftarı bütünleştirmek, teknik direktöre karşı takımın saygı ve güven kazanmasını sağlamak, tüm oyunculara oynanacak taktiği benimsetip tek tek bu sistemdeki rollerini anlatmak ve daha bir sürü etken için geniş bir zamana ihtiyaç vardır. Ancak ülkemizde böyle bir zamana sahip olmanız için kendinizi çok önceden kanıtlamış olmanız gerekiyor yoksa sezonun yarısında gönderilebilirsiniz. İşte bu yüzden ligimizin tanınmış yerli hocalara ihtiyaçları var. Çünkü onlar geleceğe yönelik planlamalar yapmakta pek acele etmiyorlar. Ligi ve kültürü çok iyi tanıyorlar. Lig’e bir takımın başında başlayıp aynı sezonun sonunda başka bir takımda bitirebileceklerinin farkındalar. Çünkü tahammül, sabır yok. Bir şeyler deneme şansınız yok. Takımın oynayacağı futbol ne olursa olsun önemli olan kazanılan puan. Durum böyle olunca yeni bir sistem yaratma, takıma ait bir oyun tarzı benimsetme şansı olamaz. Yerli hoca tarafından haklı olarak yapılan tüm taktik ve oyun tarzı, günü kurtarmaya yönelik oluyor. Böylece ligimiz ve tüm Türk futbolu bu kısır döngü içinde geriye gitmeye devam ediyor. Sorun ne yerli hocalarımız da ne yabancı hocalarımızda. Sorun kazanmak için her şey mübah düşüncesinde olan bu sistemdir.

  • En iyiler arasına girmek istiyorsak ne yapmalıyız?

Bilindiği üzere ülkemizin takımlarının Avrupa arenasındaki en büyük başarısı Galatasaray’ın kazandığı UEFA kupası ve UEFA süper kupasıdır. Bu başarılar dışında çeyrek finaller, yarı finaller ve dünyanın en büyük kulüplerine karşı alınmış galibiyetlerle de övünebiliriz. Ancak bu galibiyetlerle seneler geçse bile övünebilecek durumdaysak, bu hala aynı yerde olduğumuzun yani yerimizde saydığımızın kanıtıdır. Peki neden yerimizde sayıyoruz? Real Madrid, Barcelona, Manchester United gibi büyük bir kulüp olma yolunda stratejilerimiz neler? İçinde olduğumuz futbol kültürünün izin verdiği ölçüde nereye kadar yükselebiliriz?

Gerçekçi olmamız gerekirse kulübünüzü bir Arap milyarder veya dünyanın en ünlü şirketlerinden biri satın alıp devasa bir bütçeyle sizi desteklemediği sürece yakın ve orta vadede böyle bir başarı kazanmanız olanaksız gibi görünüyor. Çünkü günümüzde futbol sadece sahada oynanmıyor. Sadece iyi bir takım kurup, iyi futbol oynayarak (2000’li yılların Galatasaray’ı) dünya devi olamıyorsunuz. Nasıl Pele’nin, Maradona’nın oynadığı zamanlarda ki futbol anlayışı farklıysa şu an oynanan futbolda dönemine göre o kadar farklı. Artık her maçı final maçı gibi gören, rakibinin güçlü ve zayıf yönlerini analiz eden ve ona göre bir formasyon ve taktik anlayışıyla maça çıkan profesyonel takımlar ve teknik ekiplerin olduğu bir dönemdeyiz. Kısacası futbol bu dönemde tamamen sürprizlere açık hale geldi. Finansal Fair Play kuralları, V.A.R, defansif futbol anlayışının gelişimi, yetenekli teknik ekipler (Özellikle analizciler) ve şapkadan tavşan çıkarabilen yetenekli futbolcuları keşfedip onları Dünya futboluna sunan gözlemciler, modern futbolun sadece iyi bir takım kurmakla olmayacağını bize gösteriyorlar.

Ülkemize birçok yıldız futbolcu büyük paralar karşılığında geldi ve yıllarca hizmet verdiler. Büyük hayal kırıklığı yaşatan futbolcular olsa da taraftara ve takıma büyük katkılar sağlayan yıldız isimlerde oldu. Ancak bu transferlerin hiçbiri kısa vadeli bir planın parçası olmaktan öteye gidemedi. Çünkü bu yıldız isimler belirli bir yaşta oldukları ve Avrupa liglerinde mücadele edecek fiziksel veya mental seviye de olmadıkları ya da kariyerlerinin sonlarında hedeflerini gerçekleştirmiş, daha büyük bir motivasyon bulamayan veya daha fazla para kazanıp futbol hayatından sonraki yaşamını düşünmekteler. Bu yüzden Çin, Türkiye, Amerika, Arap liglerini tercih ediyorlar. Peki bu yıldız isimleri kariyerlerinin sonlarında Ligimize getirmek yerine daha kariyerlerinin en başlarında keşfedip onları bizim ligimizde hayallerine ulaştırabilecek düzeye gelmemiz nasıl mümkün olabilir?

Bahsedeceğimiz strateji yeni olmamakla birlikte kolay da değil. Dünya futbolunda bu stratejiyi uygulayabilen birkaç kulüp bulunmaktadır. Ajax, Benfica, Porto, Sporting Lisbon, Lyon, Salzburg bu kulüplerin önde gelenleridir. Ortalama bir futbol sever bile bu takımların büyük oyuncular yetiştirip ya da keşfedip dev kulüplere büyük rakamlar karşılığında sattığını biliyor. Fakat bu kulüpler sadece futbolcu fabrikası olarak görülmemeli çünkü aynı zamanda kendi liglerinde ve büyük turnuvalarda başarılar elde etmiş ve daha fazlası için her sezon daha farklı vizyon geliştiren kulüpler. Sadece genç ve yetenekli futbolcular satıp ekonomik olarak başarı sağladıkları gibi sportif başarı adına da iyi bir takım ve taktik kurmaktan geri kalmıyorlar. Peki bu stratejiyi nasıl uyguluyorlar?

Öncelikle bu takımlar kısa vadeli hiçbir plan ve programa yatırım yapmıyorlar. Örneğin Benfica’nın bu sezon başında takıma kattığı en yaşlı oyuncu 25 yaşındaydı. Benfica bu sezon sadece Joao Felix transferinden 126 milyon Euro para kazandı. Fakat gelen transferlerin yani aldıkları tüm futbolcuların toplam değeri 43 milyon Euro. Dünyaca ünlü yıldız isimleri bizim ligimize getirdiğimiz gibi getirebilirlerdi hem de çok daha fazla oyuncuyu. Ancak Benfica gene genç oyunculara ve teknik heyetine yatırım yapmayı tercih etti. Bu stratejide yatırım yapılan en önemli unsur gözlemci ekibi. Oyuncu fabrikası olarak görülen bu takımların gözlemci ağı inanılmaz ölçüde geniş. Dünyanın neredeyse her ligini takip eden ve modern futbolun ihtiyacı olduğunu düşündükleri futbolcuların karakter ve yetenek analizlerini yaparak kendi takımlarına kazandırıyorlar. Altyapı yatırımları da bir hayli fazla olsa da genel olarak neye ihtiyaçları olduğunu bilen ve nasıl bir futbolcu aradıklarının farkında olan bir gözlemci ekibine sahipler. Aldıkları futbolcuların eksik yönlerini 1-2 sezon içinde maç tecrübesi ve antrenörler sayesinde tamamlayarak onları daha büyük arenalar için hazır hale getiriyorlar. Böylece bu geleceğin yıldızları dev kulüplerin gözlem ekibinin radarına girmekte çok zorlanmıyorlar. Burada bir futbol sever olarak aklınıza şu soru gelebilir. Neden daha büyük bütçeli ve daha prestijli kulüpler bu genç yetenekleri keşfedip daha uygun bir maliyetle yatırım yapmayıp, futbolcu fabrikası olan bu kulüplerden büyük maliyetlere satın alıyorlar?

Sorunun cevabı dev kulüplerin büyüklüğünde yani misyon ve vizyonunda yatıyor. Örnek olarak birçok otorite tarafından dünyanın en başarılı futbol kulübü olarak gösterilen Real Madrid’i ele alalım. Real Madrid dev bir bütçeye ve büyük bir popülariteye sahip bir kulüp. Çoğu futbolcu ve antrenör için kariyerlerinde gelebilecekleri son nokta Real Madrid gibi dünya çapında bir kulübe hizmet vermek. Oyuncu veya antrenör olarak elitlerin eliti bu takımda olmak ne kadar güzel ve havalı olsa da dünyanın en zor ve en stresli işlerinden biri. Çünkü standartları o kadar yüksek bir kulüp ki hata yapma lüksünüz neredeyse yok. Dünyanın en iyi antrenörü bile olsanız Real Madrid teknik direktörünün vereceği her karar futbol otoriteleri, taraftarlar ve medya tarafından sorgulanır ve eleştirilir. 16-17 yaşında kariyerinin henüz çok başında ve kendini ispatlaması gereken bir genç yıldız adayını takıma katabilirsiniz ama böyle bir oyuncudan maksimum verimi almanız bu seviyede bir takımda mümkün değildir. Stresi, baskıyı kaldırmayı ve eksiklerini görmeyi sağlayacak atmosferi sağlamak Real Madrid gibi bir takımda çok zordur. Çünkü bu takımda sadece dünyanın en iyi oyuncuları oynayabilir. İlk 11 de oynayan yıldız isimlerden birinin yerine yeni transferiniz geleceğin yıldızı oyuncunuzu koyduğunuz zaman bu büyük bir kumar olacaktır. Genç oyuncu dünyanın en yetenekli oyuncularından biri bile olsa futbol sadece yetenekle ilgili olmadığını defalarca kanıtlamıştır. Tecrübe sadece çok maç oynamakla değil, farklı sistem ve taktikleri öğrenmek, yeteneğini kullanacağı zamanı doğru belirlemek, stresi ve baskıyı yönetebilmek, takım oyunu oynamayı öğrenmekle ilgilidir. İşte bu noktada Benfica gibi takımlar bu genç oyuncuyu transfer edip onu yavaş yavaş takıma monte ediyorlar. Tecrübe kazandırıp yeteneğini nerde, nasıl ve ne zaman kullanacağı konusunda ona kılavuz oluyorlar. Real Madrid gibi dev kulüplerde, kendini kanıtlayabilen, yeteneğini ve aklını aynı anda kullanabilen bu oyuncuları büyük fiyatlara satın alıp tam potansiyelini sahaya yansıtmasını bekliyorlar. Muhteşem bir yeteneği dev bir kulübe yeterince işlemeden monte etmeye çalışırsanız kariyeri birkaç maç sabır gösterilmesinden sonra kiralıklar listesinde devam edecektir. Arsene Wenger’in, Arsenal kulübünde çalışmakta olduğu özellikle son yıllar bu konuyla ilgili net bir tabloyu önümüze sermiştir. Hatta Jose Mourinho, Arsene Wegner’e ‘’Çocuk bakıcılığı yapmaktan takımını şampiyon yapamıyor’’ diyerek eleştirmiştir. Wegner’e yaptığı bu eleştirinin sebebi büyük gelecek vaad eden oyuncuları çok genç yaşta Arsenal gibi elit bir kulübün ilk takımına entegre etmeye çalıştığı içindir. Çünkü Arsenal misyon ve vizyon olarak Porto, Benfica gibi kulüplerden oldukça farklıdır. Dünyanın en zor ligi olarak gösterilen Premier lig, genç oyuncuların pişme dönemi olarak tecrübe kazanacakları bir arena değil bunun aksine tam potansiyelleriyle mücadele edebilecekleri bir arenadır. Dolayısıyla Arsenal kendini henüz kanıtlamamış genç oyunculardan oluşan bir ekip kurarak, Premier lig ve Avrupa arenasında sportif bir başarı elde edememiştir.

Futbolcu fabrikası olan bu kulüpler sadece büyük yetenekleri keşfedip takımlarına kazandırıyorlar dersek yanılmış oluruz. Takıma kattıkları oyuncuların eksiklerini giderip onları özgüven ve tecrübe ile harmanlayarak tam potansiyeline çıkarmaya çalışıyorlar. Günümüz futbol piyasasına baktığımız zaman kazandıkları ekonomik başarılarla da bu işi çok iyi yaptıkları ortadadır.

Ülkemizde kariyerinin düşüş dönemine giren yıldız isimleri büyük maliyetlere ısrarla transfer etmek bizi sadece kısa vade de memnun edebilir o da oyuncunun başarılı olması için birçok kritere bağlı. (Kulübü, taraftarı, ülkeyi sevip benimsemesi vb.) Bunun yerine özellikle ülkemiz takımları için büyük bir sorun olan Finansal Fair Play kurallarını da düşünerek, geleceğe yönelik yıldız adaylarını transfer etmek tek çözüm yolu. Hem sportif yönden hem de 3-4 sezon sonra ekonomik olarak güzel bir geri dönüş sağlama şansına sahip olabileceğimiz oyuncular transfer edilmeli. Altyapıya ve teknik ekibe (özellikle gözlemci ve gözlem ağı) yapılacak yatırımlarla 2-3 sezonun başarılı takımını kuramayabilirsiniz ama daha genç, hedefleri olan ve bu hedefler için sahada canla başla mücadele edebilecek bir takım kurmanız mümkün. Genç ve kemik bir kadro kurarak birkaç sezon taraftarlarınızın da desteğiyle hem ekonomik hem de sportif başarı sağlayabiliyorsunuz. İyi bir takım birbirini çok iyi tanıyan, takım arkadaşlarının nerede ne yapacağını bilebilen oyuncularla olabiliyor. Ancak bizim takımlarımızda ki gibi her sezon 8-9 gelen, 8-9 giden transfer ile bunu başarmak mümkün değil. Yıldız adayı olarak aldığınız genç oyuncularsa sürekli gelişime açık oldukları için kişisel gelişimleri olduğu kadar birbirleriyle olan uyumları da her sezon artacak ve takım oyununa olumlu yansıyacaktır. Elbette gözlemci ekibinizin veya antrenör ekibinizin her zaman nokta atışlarla iyi ve genç yetenekleri uygun maliyetlerle transfer etmesi mümkün olmayabilir ya da aldığınız genç bir oyuncu belli bir noktadan sonra gelişemeyebilir. Bu konu da yapabilecek pek fazla bir şey yok. Ancak en azından 33-34 yaşında oyunculara yatırım yapılmasındansa genç oyunculara yatırım yapmak çok daha mantıklı. Futbolcu fabrikası olarak görülen kulüpler de her zaman nokta atış transferler ve yetenekler bulamayıp, hayal kırıklığına uğrayabiliyor. Ozan Kabak, Çağlar Söyüncü, Merih Demiral, Cengiz Ünder, Yusuf Yazıcı gibi Türk futbolunun yıldız ve geleceği olan isimleri alt yapılarımızın başarısı olup, takımlarımıza iyi bir ekonomik gelir getirmiş isimler. Bu tarz oyuncular bulmaya ve yetiştirmeye daha fazla çaba harcarsak Ligimizin ve kulüplerimizin dünya futbol arenasındaki yeri daha iyi bir noktaya gelecektir.

Bu stratejinin olmazsa olmazı taraftarlardır. Ülkemiz futbol ile yatıp futbol ile kalkan, futbolun bir oyundan daha fazlası olduğunu düşünün bir kültürdedir. Başarı ve başarısızlıklara aşırı bir tepki verdiğimizi kabul etmekle birlikte kulüp yöneticilerinin de taraftarlarla olan ilişkilerinin çok yetersiz ve eksik olduğu görüşündeyim. Herhangi bir kulüp başkanı sezon başında bir basın toplantısında taraftarlara seslenerek yeni bir yapılanma sürecine girileceğini, futbol takımının misyon ve vizyonunu açık ve net bir dille, başka kulüplere değinmeden, sadece kendi takım ve oyun felsefesinden söz ederek açıklayabilse, taraftarlar için de her şey daha net olur diye düşünüyorum. Artık yıldız oyunculara veya yaşlı oyunculara büyük paralar harcayarak takıma başarıyı getirme stratejisi yerine altyapı oyuncularına daha fazla şans vermeyi ve yapılacak transferlerin geleceğe yönelik yıldız adayları olacağını bu yüzden taraftardan daha fazla sabır ve destek isteyip uzun vadede ki hedeflerden bahsedilse, biz taraftarlar da beklentilerimizi ona göre geliştirebiliriz.

Share Post:

Related Posts

No Comments

Leave a Reply